Lewis Hamilton’ın Ferrari’de Schumacher Başarısını Tekrarlaması Neden Zor?
Lewis Hamilton’ın Ferrari’ye, örneğin Adrian Newey (Rory Byrne’ın rolünde), Andrea Stella (Ross Brawn’ın rolünde) ve Christian Horner (Jean Todt’un rolünde) gibi isimlerle birlikte katılabilmesi ve bu dört kişinin yalnızca bir bütçe ve tamamen müdahalesiz bir yönetim yaklaşımı talep edebilecek güçte olması halinde, Hamilton’ın Ferrari’de Michael Schumacher’in başardıklarını tekrarlama şansı olabilirdi. Ya da en azından bu süreci başlatabilirdi. Zira Hamilton, Maranello’da ilk yarışına çıktığında 40 yaşında olacak; bu, Schumacher’in 1996’da Ferrari’ye katıldığı döneme kıyasla 13 yaş daha yaşlı olduğu anlamına geliyor.
Ancak bu senaryo – ya da benzeri bir yapı – Ferrari’nin Schumacher dönemindeki gibi uzun vadeli ve tekrarlanan başarıları yeniden elde etmesi için gerçekçi tek yol olarak görülüyor.
Fernando Alonso, Ferrari’ye geldiğinde yanında gerekli değişiklikleri yapacak üst düzey destekten yoksundu. Sebastian Vettel ise, daha takıma katılmadan önce onu getiren yöneticinin görevden alınmasıyla elindeki potansiyel güçten mahrum bırakıldı.
Hamilton da, tıpkı onların yaşadıklarını tekrar ederek Ferrari’de benzer engellerle karşılaştı. Ancak bu kez iki büyük sorun daha vardı: 1) Hamilton’ın kendi kişisel performansı, kendi zihninde bile sorgulanır hale geldi; 2) Takımda hâlihazırda bulunan Charles Leclerc, bugüne dek şampiyonluk mücadelesi verecek araca sahip olmasa da, tüm zamanların en iyilerinden biri olarak görülüyor.
Leclerc, tıpkı yıllar önce Felipe Massa gibi, Ferrari’nin genç pilot programının bir ürünü. Kariyerlerini Ferrari’ye borçlu olan bu pilotlar, takımda daha çok birer çalışan konumunda. Ferrari, çalışan statüsündeki pilotlarla hiçbir zaman uzun vadeli başarıya ulaşamadı. Takımın şampiyonluk serileri sadece Schumacher ve Niki Lauda dönemlerinde gerçekleşti.
Evet, Lauda sonrası dönemde Jody Scheckter’ın kazandığı bir şampiyonluk ve Schumacher sonrası ilk yılda Kimi Raikkonen’in elde ettiği bir şampiyonluk var. Ancak esasen Ferrari’nin potansiyeli, takımın lider pilotunun hem ilham kaynağı hem de güçlü, baskın bir karakter olduğu zaman tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Böyle bir pilotun talepleri hızlıca yerine getiriliyor.
Schumacher ve öncesinde Lauda ile bu şekilde başarı elde edildi. 1960’larda ise güçlü kişiliğiyle öne çıkan John Surtees, Maranello’da yapılması gereken değişiklikleri anlamış ve bunları hayata geçirmeye çalışmıştı. Surtees, 1998’de verdiği bir röportajda, “Bunu yaparken bazı kişilerin tepkisini çektim ve bu da protesto amacıyla ayrılmama yol açtı. Geriye dönüp baktığımda bunun bir hata olduğunu görüyorum. Ama İtalyan bir takımda – bunu hem motosikletlerde hem de otomobillerde gördüm – kendinizden emin olmalı, bunu davranışlarınızla göstermeli ve performansınızla kanıtlamalısınız. Aksi takdirde bitmişsiniz demektir,” ifadelerini kullanmıştı.
Hamilton da, tıpkı Alonso ve Vettel gibi, Schumacher’e güç veren destek yapısından yoksun şekilde Ferrari’ye adım attı. O da takımın muazzam potansiyelindeki kısıtlamaları görüp değiştirmeye çalıştı, fakat Alonso ve Vettel gibi direnç ve soğuklukla karşılaştı.
Ancak Hamilton’ın kişisel performansındaki soru işaretleri, iç eleştirilerinin inandırıcılığını zedeledi. Üstelik, performansındaki herhangi bir eksiklik, Leclerc tarafından acımasızca gözler önüne serildi. Leclerc, Eddie Irvine, Rubens Barrichello, Massa ya da kariyerinin son dönemindeki Raikkonen’den çok daha zorlu bir takım arkadaşı.
Ferrari, kendi sınırlarının ne olduğunun söylenmesini istemiyor; takımın ultra rekabetçi ve yetenekli üyelerinin aynı hedefe odaklanmasını sağlayacak, suçlayıcı olmayan bir iş birliği ortamının gerekliliğini duymak da istemiyor. Tarih, takımın “aşırı saygılı çalışanlar” tarafından yönetildiği dönemlerde yönünü kaybettiğini gösteriyor.
Elbette tüm bu anlatım bazı detayları basitleştiriyor ve karmaşık noktalar da mevcut. Örneğin, Hamilton’ın 2025 Ferrari’sinin kendine has özellikleriyle yaşadığı zorluklar gibi. Ancak genel tablo değişmiyor.
Diğer bir karmaşık detay ise, Hamilton’ın Surtees, Lauda veya Schumacher gibi bir takımı ele alıp domine edebilecek karakterde olup olmadığı – yoksa sadece ihtiyaç duyduğu koşullarda parlak bir performans sergileyen bir pilot mu olduğu sorusu. Mercedes’te ve daha az ölçüde McLaren’de olduğu gibi. Yine de Hamilton, bu anlamda bir katalizör olmaya çalıştı.
Eski Ferrari takım patronu Maurizio Arrivabene – Vettel’in değişim girişimlerini baltalayan isim – kısa süre önce, “Bir pilot mühendislik yapmaya başlarsa iş biter. Pilotlar simülatörde iki-üç gün geçirip genel bir izlenim edinir, ancak şeytan ayrıntıda gizlidir,” diyerek, doğru pilotun takıma katabileceği enerjinin ve bu enerjinin doğru bir ekip tarafından nasıl dönüştürülebileceğinin yeterince anlaşılamadığını ortaya koydu. Bu enerji, duygusal zekâya sahip kişiler tarafından doğru şekilde kullanıldığında, takımda köklü bir değişime yol açabilir. Ferrari Başkanı John Elkann’ın kısa süre önce yaptığı, Hamilton ve Leclerc’in daha az konuşup sürüşe odaklanmaları gerektiğine dair açıklaması ise, takımda bir değişimin yakın olmadığına işaret ediyor.
Eğer bu değişim gerçekleşseydi, Hamilton hâlâ onu tüm zamanların en başarılı pilotu yapan performansları sergileyebilir miydi? Bu ise başka bir soru.
Gerçekten üzücü olan ise, Ferrari’nin mevcut yaklaşımıyla Hamilton’a kendini ve dünyayı yeniden kanıtlayacak aracı sunmaya hazır olmaması. Hamilton’ın, Muhammed Ali tarzında, gözden düşmüşken geri dönüş yapma hayali ne kadar ilham verici olsa da, bu hayalin gerçek olabilmesi için tüm takımın bu hedefe inanması gerekiyor. Aksi halde, Hamilton’ın bu başarıya ulaşmayı denemesi bile mümkün olmayacak. Bu sırada ise zaman acımasızca ilerlemeye devam ediyor.
Kaynak: The Race // https://www.the-race.com/formula-1/ferrari-f1-flaws-lewis-hamilton-question-mark-hughes/

