Red Bull’un araçtaki “lastik aşınması” sorunları, Max Verstappen’in Hungaroring’deki şikayetleriyle birlikte geniş şekilde gündeme taşınırken, takımın karşı karşıya olduğu daha geniş kapsamlı bir endişe de dikkat çekiyor.
Bu endişe, takım içindeki çözülmelerin ve Red Bull’un Formula 1’deki imparatorluğunun gözler önünde yavaş yavaş dağılma ihtimalinin gerçekliğine işaret ediyor.
Red Bull sezon genelinde kötü bir performans sergilemiyor, özellikle de yeni Red Bull Powertrains bölümünün etkileyici başlangıcı göz önüne alındığında; ancak Verstappen’in yaşadığı hayal kırıklığı tamamen anlaşılır bir durumda.
Geçen yıl Red Bull zorluklar yaşasa da toparlanarak Verstappen’i şampiyonluk mücadelesinde iki puan geriye kadar getirmişti. Fakat bu yıl, şu anda “büyük dörtler” arasında en zayıf halka konumunda olan Red Bull için zorluk seviyesi yeni bir boyuta taşındı.
Bu durum sadece geçici bir düşüş, yeniden zirveye çıkmadan önce yaşanan kısa süreli bir gerileme olabilir. Ancak son yıllarda yaşanan köklü değişiklikler nedeniyle “Red Bull 2.0” olarak adlandırılabilecek bu dönemin, takım için bir gerileme sinyali de olabilir.
Bu sadece Adrian Newey, Christian Horner, Jonathan Wheatley, Helmut Marko ve Cadillac’a geçeceği konuşulan Paul Monaghan gibi kilit isimlerin takımdan ayrılmasıyla sınırlı değil; aynı zamanda takımın en üstten başlayarak çalışma şeklinde de temel bir değişimi ifade ediyor.
Red Bull’un başarısının anahtarı, büyüklüğüne rağmen sıkı bir ekip olarak çalışabilmesiydi. Christian Horner, bu yapıyı “büyük bir Formula 3000 takımı gibi” olarak tanımlamıştı.
Red Bull kültürünün sağladığı bu avantaj, takımı hızlı hareket eden ve anında tepki verebilen bir yapıya dönüştürerek, tasarım, geliştirme, üretim ve pist üstü uygulamada rakiplerinin önüne geçmesini sağladı.
Horner’ın takım içerisindeki pozisyonu bu yapının temel taşıydı ve takım patronunun sahip olduğu özerklik ile yetkinin olumlu etkileri, kişisel görüşlerden bağımsız olarak göz ardı edilemezdi. Horner, “sadece” bir çalışan olmasına rağmen, Red Bull’un kurucu ortağı Dietrich Mateschitz’in müdahalesi olmadan takımı kendi istediği şekilde yönetme yetkisine sahipti.
Mateschitz’in Red Bull’u şirket olarak bir fenomene dönüştürmesindeki başarısının anahtarı, doğru kişileri seçip onlara görevlerini tam anlamıyla yapma yetkisi vermesiydi. Tamamen geri planda durmuyor, ancak büyük resme odaklanıyor ve gereksiz yere müdahaleci olmuyordu. Gerekli gördüğünde müdahale ediyor, gücünü dikkatli ve etkili bir şekilde kullanıyor, günlük detayları ise ekibine bırakıyordu.
Ancak bu durum, Mateschitz’in Ekim 2022’de hayatını kaybetmesinin ardından değişmeye başladı.
Şirketin, büyük ölçüde özerk olan bu çok görünür bölüm üzerinde kontrolünü artırmak istemesi belki de kaçınılmazdı. Horner’ın geçen yıl görevden alınması da bu kontrol arzusunun bir sonucu olarak ortaya çıktı. Kurumsal denetim; finansal yönetim, davranış standartlarının uygulanması, yasal uyumluluk ve marka değerlerinin korunması gibi nedenlerle gerekli olsa da, operasyonel anlamda bunun hafif bir dokunuşla yapılmaması, takım için zararlı olabiliyor.
Horner’ın en güçlü yönlerinden biri, padokta hem açıkça hem de perde arkasında takımının çıkarlarını koruyacak şekilde politika yürütmesiydi. Bu alanda takımın şu anda belirgin şekilde zayıfladığı görülüyor.
Laurent Mekies, son bir yılda iyi bir iş çıkardı; ancak Horner’a kıyasla yetkileri oldukça kısıtlı. Mekies’in yeterliliği tartışılmaz olsa da, selefinin sahip olduğu özerklikten yoksun. Red Bull’un kurumsal projeler CEO’su Oliver Mintzlaff ise, padokta ne kadar etkili bir yönetici olabileceğini veya Mateschitz’in gücünü gerektiğinde etkili şekilde kullanıp kullanamayacağını henüz kanıtlayabilmiş değil.
Örneğin, Horner’ın Red Bull’un ADUO konusunu bu kadar kötü yöneteceğini hayal etmek güç. Burası klasik bir Formula 1 politik savaş alanıydı ve Red Bull burada tamamen geride kaldı.
Burada savunulan, Red Bull’un özel olarak Horner’a ihtiyacı olduğu değil; Horner’ın Mateschitz döneminde sahip olduğu yönetim kontrolüne benzer bir özerkliğe sahip bir halefin gerekliliği. Bu, tek bir kişiye bağlı olmak zorunda değil; geçmişte Horner ile birlikte çalışan başka liderler de vardı. McLaren’da görülen Zak Brown/Andrea Stella ikilisi de iyi bir örnek oluşturuyor.
Tüm Formula 1 takımlarında olduğu gibi, Red Bull’un da, işi gerektiği gibi yürütecek ve kurumsal yönetimin kısıtlamalarına takılmayacak kadar yetkiye sahip bir liderliğe ihtiyacı var. Bu, tamamen özgür hareket etmek anlamına gelmiyor; ancak Formula 1 gibi rekabetçi ve kendine has bir ortamda başarılı olabilmek için gereken şekilde hareket etme yetisini ifade ediyor.
Red Bull’un başarısı, kalıpların dışında düşünmek, cesur olmak ve işleri farklı şekilde yapmak sayesinde geldi. Ancak son dönemde, takımın kamuoyundaki işleyişi açısından padoktaki en sıradan ve “alışılmış” ekiplerden birine dönüştüğü gözleniyor. Teknik anlamda da soru işaretleri mevcut; RB22’nin sürekli denge sorunları ve dalgalı performansı dikkat çekiyor.
Red Bull teknik açıdan başarısız değil, ancak geriye düştü ve istikrarlı bir araç için gerekli geliştirme yönü ile karakteristiği belirlemede zorlanıyor.
Geçen yıldan önce de sorunların başladığına dikkat çekmek önemli; bu da sadece liderlik tarzıyla ilgili olmadığını gösteriyor. Yarış hafta sonu uygulamalarında bile bozulma emareleri görülüyor.
Red Bull bir zamanlar pit stop konusunda altın standarttı, ancak şimdi geriye düştü. DHL’in pit stop şampiyonasında hâlâ dördüncü sırada yer alıyor. Bu makul bir sonuç olsa da, ikinci takım Racing Bulls’un gerisinde. Üstelik Racing Bulls, sezonun yarış içindeki en hızlı beş pit stopunun üçüne sahipken, Red Bull’un en iyi pit stopu ancak sekizinci sırada yer bulabildi.
DHL F1 Pit Stop Sıralaması
1 Mercedes 233
2 Ferrari 183
3 Racing Bulls 177
4 Red Bull 134
5 McLaren 117
6 Audi 101
7 Williams 58
8 Alpine 49
9 Aston Martin 40
10 Cadillac 10
11 Haas 9
Kesin bir sonuca varmak mümkün olmasa da, endişe verici işaretler mevcut ve dış dünya için bir erken uyarı sistemi de bulunuyor. Verstappen, bu noktada adeta bir “kanarya” görevi görüyor; çünkü perde arkasında gördüklerine ve yaşadıklarına güven duyarsa, sadece 2027 için değil, uzun vadede de takımda kalmaya devam etmeli.
Red Bull’un yeniden zirveye çıkıp çıkamayacağını belirleyecek olan, şirketin operasyonlarını keskin, performans odaklı ve ağır kurumsal yönetimden etkilenmeyen bir şekilde sürdürüp sürdüremeyeceği olacak. Takım hâlâ Formula 1’in en iyi tesislerine ve en yetenekli isimlerine sahip; ancak bu potansiyeli tam anlamıyla kullanacak doğru kültür ve özerklik bağına sahip mi?
Bu soruya kesin cevap vermek şu an için mümkün değil; çünkü bu tür iniş çıkışlar, Formula 1 gibi hızlı değişen bir ortamda bile aylar değil, yıllar içerisinde şekilleniyor. Yine de endişe verici işaretler mevcut ve başarı, Red Bull şirketinin iyi ve gerekli denetimin nerede bitip, kısıtlayıcı müdahaleciliğin nerede başladığını fark etmesine bağlı olabilir.
Hâlâ gerekli ham maddeye sahip olan Red Bull’un, yeniden yükselişe geçmesi için, şirketin takımı büyük yapan sihirli formülü anlaması kritik önem taşıyor.
Kaynak: The Race // https://www.the-race.com/formula-1/red-bull-2026-concerns-exits-verstappen-horner-mekies/

